Kolajen denildiğinde akla ilk olarak cilt ve yaşlanma karşıtı bakım gelse de bu protein yalnızca deriye özgü değildir; kemik, kıkırdak, tendon, damar ve tüm bağ dokularının temel yapı taşını oluşturur. Üstelik vücudumuzdaki kolajen tek bir formda …

Kolajen denildiğinde akla ilk olarak cilt ve yaşlanma karşıtı bakım gelse de bu protein yalnızca deriye özgü değildir; kemik, kıkırdak, tendon, damar ve tüm bağ dokularının temel yapı taşını oluşturur. Üstelik vücudumuzdaki kolajen tek bir formda bulunmaz. Tanımlanmış birçok alt tip arasında özellikle Tip I, II, III, IV ve V biyolojik işlevleri açısından belirleyici rol oynar.
Cilt sağlığı söz konusu olduğunda dermis tabakasının mekanik direncini sağlayan temel yapı Tip I kolajendir. Buna doku organizasyonunda ve yara iyileşmesinde görev alan Tip III kolajen eşlik eder. Tip II kolajen eklem ve kıkırdak bütünlüğünü korurken, Tip IV kolajen lif oluşturmak yerine bir ağ gibi örülerek epidermis ile dermis arasındaki bazal membranın sınırını ve stabilitesini sağlar. Tip V ise daha düşük oranlarda bulunmasına rağmen liflerin doğru dizilimini yönetir. Dolayısıyla cildin elastikiyeti ve sıkılığı tek bir proteinin varlığına değil, bu alt tiplerin hücre dışı matriksteki düzenli organizasyonuna bağlıdır.
Kronolojik yaşlanmayla birlikte fibroblast aktivitesi zayıflar ve kolajen sentezi yavaşlar. Ancak bu yıkımı hızlandıran asıl faktör, ultraviyole ışınlarının tetiklediği oksidatif stres ve kolajeni parçalayan enzimlerin kontrolsüzce artmasıdır. Bu noktada sıkça yapılan hatalardan biri, kolajen molekülü içeren kremlerin cildi doğrudan gençleştireceğine inanmaktır. Kolajen büyük molekül ağırlıklı bir proteindir; sürülerek uygulandığında derinin en üst tabakası olan stratum korneumu geçerek derinin orta tabakası olan dermisteki lif yapısına katılamaz, yalnızca yüzeyel bir nem tutucu ve bariyer desteği görevi görür.
Tablet ya da likid formda bulunabilen oral hidrolize kolajen peptitleri cilt nemi ve elastikiyeti üzerinde destekleyici bir rol oynayabilse de tek başına mucizevi bir çözüm değildir. Doğru beslenme, sigaradan uzak durma ve güneş koruması olmadan anlamlı bir kazanım sağlamaz. Belirginleşen elastikiyet kaybı, ince çizgiler ve cilt kalitesindeki yapısal bozulmalarda ise hedefimiz kolajeni dışarıdan yüklemek değil, dokunun kendi onarım mekanizmasını devreye sokmaktır. Bu aşamada fraksiyonel lazerler, radyofrekans mikroiğneleme, odaklı ultrason veya biyostimülatör ajanlar gibi kişiselleştirilmiş klinik protokoller devreye girer. Cilt sağlığını korumak plansız takviyelerle değil; biyolojik dengeleri gözeten doğru bir dermatolojik yaklaşımla mümkündür.
(Bu içerik Değişik Platformlar taranarak alıntılanmıştır)