Nesne tabirini ilk kullanan Freud’dur. Burada kastedilen; çocuğun içgüdüsel enerjisini yansıttığı dış dünyanın varlıklarıdır. Egonun ilk durumu …

Nesne tabirini ilk kullanan Freud’dur. Burada kastedilen; çocuğun içgüdüsel enerjisini yansıttığı dış dünyanın varlıklarıdır. Egonun ilk durumu tüm hazzın kendisinde toplandığı bir “haz egosu” durumudur. Sonrasında libido egodan dış dünyanın nesnelerine yatırılarak primer narsistik durum sona erdirilir. Ancak bir engellenme sonucu dış dünyadan libidinal enerji geri çekilme durumunda kalırsa, sekonder narsizm denilen narsistik tablo ortaya çıkar ki bu tür durumun söz konusu olduğu “narsistik kişilik bozukluğu” nesne ilişkileri teorisinin en çok ilgilendiği ruhsal rahatsızlıklardan birisidir. Nesne ilişkileri kuramı Freud’un “özdeşleşme”, “introjeksiyon-içe alma”, “aktarım” fikirlerinden doğmuştur.
Nesne ilişkileri içgüdülerin harekete geçmesi sonucu libidonun agresyonun nesneye yansıtılması ile başlamıştır. Nesnelerle süren yaşantı pek çok doyum ve doyumsuzluk getirmiş bu esnada da pek çok değişik duyguya neden olmuştur. Kernberg’in “duygu-durum” dediği bu duygusal durumların orijinal izleri ve onun dışavurumlarının nesne ilişkilerinde özel bir önemleri bulunur. Bu izler nesneler ile bir sonraki ilişkiyi belirleyici özelliktedir.
Melanie Klein ve Nesne İlişkileri:
Bebeklerin içsel çatışmaları, dürtüleri, yok edilme ya da zarar görme gibi anksiyeteleriyle başedebilmeleri için ilkel savunma mekanizmaları vardır. Bu bağlamda bebek iç dünyasındaki ölüm içgüdüsüyle başedebilmek için saldırganlığını dış dünyadaki anneye yansıtmaktadır. Bebek için dünya “iyi” ve “kötü” olarak net bir şekilde ayrılmaktadır. Burada kısaca Oidipus Kompleksinden bahsetmek gerekirse; çocuğun dünyayı iyi ve kötü olarak ayırmasıyla aslında bir bakıma çocuk “çift değerlilik” kazanmaya başlamıştır. Çocuğun annesine karşı beslediği ensest duygular paranoid tarzda kendi saldırganlığını babasına yansıtması kastrasyon kaygısından kaynaklanmaz. Çünkü bu durumda hem sevgi nesnesi olan baba aynı zamanda kıskançlık ve nefretin de yansıtıldığı bir odak nokta haline dönüşmektedir. Çocuk babasıyla ilişkisini korumak adına oidipal uğraşlarından vazgeçer. Bebeklerin yaşamının ilk yıllları sırasıyla paranoid-şizoid konum ve depresif konumlardan geçtiğini ifade eden Melani Klein bebeklerin nesneleri kısmi nesneler olarak yaşamadığını savunur. Bebek için ilk kısmi nesne anne memesidir. Çünkü bebeğin yaşam alanının en büyük bölümünü anne memesi doldurmaktadır. Bu ilişkinin güvenli olması ve içe yansıtılması oldukça önem taşımaktadır. Çünkü oluşan güven sonucu iyi memenin içe yansıtılması, başlangıçta annenin içinde olan çocuk, anneyi içinde taşımaktadır. Yani “iyi” meme çocuk için “ben”in parçası haline gelmiştir.
Paranoid-şizoid konumda olan bir bebek kaygısını azaltmak ve içinde bulunduğu saldırganlığı anneye, dolayısıyla memeye yansıtır. Böylelikle de bebek bunları kendisinden uzaklaştırdığı inancını beslemektedir. Bu durumda anne “kötüdür”. Bu dönemde ortaya çıkan kaygılar esas olarak paranoid nitelik taşımaktadır. Buna karşı savunma mekanizmaları ise şizoid nitelik taşımaktadır.
Klein ‘in depresif olarak adlandığı dönemde ise bebek annesinin “iyi” ve “kötü” lerin toplamından oluşan bir varlık olarak görmeye başladıktan sonra, öncesinde annesinin “iyi” yanlarını görmemiş olmaktan dolayı suçluluk duygusu yaşar. Yani bebek bir anlamda sevgi ve nefret duygularını bütünleştirir. Anne ve bebek arasında sağlam bir ilişkinin kurulması söz konusu ise bebeğin anneyi kaybetme korkusu da büyük olmaz. Bu sayede bir bakıma bebeğin anneyi paylaşma yetisi de gelişkinlik gösterir. Tüm bunlar ise bebeğin depresif konum çatışmasını başarıyla tamamladığını göstergesi olur.
Yansıtmanın en ilkel düzeneği bebeğin dışkılaması kötü parçasını annesine atmasıdır. Aslında bebek kendisinin olmasını istemediği yanlarına anneye yansıtmaktadır. Bebekliğin bu döneminde ise meme annenin bir uzantısı olarak algılanmaktadır. Annenin memesini emmek ve kendi istemediği parçalarını annenin içine atmak arasında bebek kaygı yaşamaktadır.
Bebeğin “iyi” ve “kötü” anne ile “iyi” ve “kötü” ben imgelerini ruhsal yapı içinde ayrı ayrı tuttuğu yani yansıtmanın temel düzeneği olarak adlandırılan bir başka düzeneğin ise “bölme” olduğu ifade edilmektedir. Fakat anne-bebek arasında yaşantılar çoğaldıkça bebeğin yaptığı bölme durumu hem iyi hem de kötü yanları olan anne ve ben algısına doğru değişmektedir. Dikkat edilmesi gereken nokta annenin yetersiz ilgisi aşırı davranışları dışında bu seyir bu şekilde devam etmektedir.
Klein’in bahsettiği “yansıtmalı özdeşim” den bahsedecek olursak; buradaki yansıtmalı özdeşimde anlatılmak istenen aslında hükmetme, hakim olma amaçlarını içermektedir. Bebeğin kendisinden olan bir parçayı anneye yansıttığı sonrasında ise onu içe alarak özdeşleştiği duruma değinilmektedir.
John Bowlby, Donald Winnicott ve Nesne İlişkileri:
Bowlby ve Winnicott anne bebek ilişkisi üzerinde nelerin yanlış gidebileceğine odaklanmışlardır.
Winniccott’a göre bebeğin çevreye tutunması annesi tarafından sağlanır. Anne bebeğin ihtiyaç, istek ve arzularını anlama bakımından empati gösterebilir. Annenin bebeğin çevreye tutunmadaki temel görevini Winnicott varoluşsal terimlerle açıklar.
Çocukluk psikopatolojilerinden görülen çalma rahatsızlığı durumunu Bowlby erken çocukluk döneminde kesintiye uğramış yaşantılarla ve aynı zamanda anne ile ayrılmaya olan bir hesaplaşma olarak yorumlarken, Winnicott bu durumu biraz daha farklı yorumlamıştır. Winnicott’a göre; çalma davranışı daha semboliktir. Yani çalınan nesne aslında anne imajının yerine geçer ve annenin yokluğu ile oluşan duygusal eksiklik arasında bir köprü işlevi görür.
Genel bir değerlendirme yapılacak olursak; Bowlby davranışı açıklarken, Winnicott davranışın anlamını açıklamaktadır. Burada belirtmek isterim ki davranışın altında yatan nedeni açıklamak bize daha net bilgiler sunmak açısından oldukça önem taşımaktadır.
Winnicott’a göre bir anne çocuğuyla empati kurarak onun nesne devamlılığı bilgisinin hangi basamağa ulaştığını anlamalıdır. Winnicott bunu şu cümlelerle ifade etmektedir: “Anne bilir ki çocuğunu, çocuğunun yaşadığı ve ona yakın olduğu fikrini koruyabileceğinden daha uzun süre uzak olmak zorunda olduğunu biliyorsa, çocuğun tekrar anneyi kabul edebilmesi için, çocuğuna kavuştuğu sırada annenin de bir terapiste dönmesi, terapist gibi davranması gerekir.” Winnicott’a göre kendilik algısının temelini oluşturan deneyimler bütünleşmemiş deneyimlerdir. Bu bütünleşmenin gerçekleşmesi annenin çocuğa sağladığı ortama bağlıdır. Buradan hareketle anne çocuğa da bütünleşmenin sağlıklı olabilmesi için “kucaklayıcı bir ortam” sağlamalıdır. Çocuk bu sayede giderek kendi bütünlüğünü kavramaya başlayacaktır. Burada önemli olan durum çocuğun yalnız kalma kapasitesini geliştirmesidir. Bu noktada annenin bir başka görevi ise çocuğun kendi başına durabildiği aslında bir anlamda yalnızlık deneyimlerini yaşadığı zamanlarını gereksiz uyaranlarla bölmemektir. Çocuğun annesiyle iletişime geçtiği ve tüm güçlülük duygusu yerleştikten sonra bu yanılsamanın kademeli olarak kırılması yoluyla çocuk tüm güçlülük deneyimlerinden gerçeklik ilkesine doğru bir geçiş yapar. Bunu sağlayan ise bir bakıma annenin yetersizlikleridir. Bu küçük örselenmelerle çocuk, dış dünyanın olduğunu ve onun beraberinde getirmiş olduğu gerçekleri de fark etme olanağı sağlar. Dış dünyanın ve gerçeklerinin fark edilmesi çocuk için fazlaca önem teşkil eden bir durumdur.
Bowlby ise hayatın ilk ayları için iki anne betimler. Birincisi; çocuğu etkilenmelerden korur, yedek ego görevi görür ve onun kendi egosunun gelişmesine yardım eder. Winnicott ise bunu “kapsayan anne” olarak tanımlar. Bu tanıma göre de çocuktaki yüksek düzey anksiyetinin bakım veren tarafından yatıştırılması gerekir. Annenin bu dönemde çocuğun yanında olmaması kalıcı zararlarla sonuçlanabilir. Annenin kapsayan görevini yerine getirmediği durumlarda çocukta nevroza varan psikopatolojilerin görülmesi olasıdır. Daha sonrasında çocuk kendisinde iki uçlu duygular oluşturmaya yani hem sevilen hem nefret edilen “nesnel anne” ile ilişki kurmaya başlar. Annenin bu noktada tutumu oldukça önemlidir. Çocuğun çok üzerine düşülmesi ihmal kadar tehlikeli bir durumdur.
Bowlby’nin bahsettiği ikinci anne; bebeğin güvenli bir anne oluştuktan sonra keşifsel oyuna girebildiği annedir. Yani Bowlby’nin teorisini takip edenlerin vurgusu keşfin doğasıdır.
Heinz Kohut ve Nesne İlişkisi
Kohut’a göre çocuğun nesne ilişkileri bağlamında “ben” ile “ben olmayan” arasında ayırım kuracağı döneme kadar arkaik narsistik bir dönem söz konusudur. Çocuk ilişikide bulunduğu “kendilik nesnesi”ne- ki bu ebeveyni çoğu kez annesi ve ya yedeğidir- büyüklenmeci kendiliğinin teşhirci gösterilerini sunar ve kendilik nesnesinin “gözlerinin ışıltısında, gülümseyişinde, dokunuşunda, sıcaklığında” bu kendiliğin kabul edilmesini bekler. İdeal nesne ideal ebeveyn çocuğun narsistik tüm güçlülüğünün bir parçasıdır ve onun sınırsız beklentilerinin nesnesidir.
Doğal gelişim sürecinde tüm güçlü bu evrenin sağlıklı olarak geçilmesi ideal annenin çocuğun zaman zaman hayal kırıklığına uğramasına rağmen büyüklenmeci-teşhirci benliğine yeteri derecede ayna tutabilmesine bağlıdır. Eğer çocuk bu evreyi anneyi fiziksel olarak kaybetmeden veya annenin kendi ruhsal problemleri veya uğraşları nedeni ile ilgisini kaybetmeden geçirmeyi başarırsa, yaşadığı hayal kırıklıkları ve gelişen sinir siteminin fonksiyonalitesi çocuğun dış dünyaya ait nesnelerle kendi benlik sınırlarını ayırt edebildiği bir döneme ulaşmasını sağlayacaktır.
Çocuk sağlıklı narsistik gelişim sürecinde annenin beklediği kadar ideal bir nesne olmadığını anlayacak kadar şanslıysa başarılı bir narsisistik süreçten geçecek demektir. Bu esnada anne, çocuğun büyüklenmeci-teşhirci kendilik gösterilerini seçici olarak aynalayarak çocuğun annenin değer sistemini “dönüştürerek içselleştirmesine” izin verir. Bu çocuğa ait, başlıca annenin (ve varsa diğer önemli ideal nesne figürlerinin) onayı ile gelişen “düşünce- davranış tarzı repertuarıdır.” Eğer anne çocuk ilişkisi başarılı olmuşsa çocuğun güçlü bir öz saygıya ve kendiliğe ilişik “gurur” erdemine (kibir değil) sahip olduğu görülür. Burada anlaşılacağı üzere anne ile bebek arasında kurulan sağlıklı ilişki ve iletişim çocuğun belki de ömrünün tamamını etkileyen bir durumdur.
Annenin fiziksel olarak az bulunduğu durumda çocuk tutarlılık göstermeyen sayısız “kendilik çekirdekleri”ni birleştirip “saygı ve gurura sahip” özgün tek bir kendilik oluşturmayı başaramaz. İdeal ebeveyn içsel tablosu ile içsel temas kesintiye uğradığında gelişim sürecide kesintiye uğrar bu noktada fiksasyon oluşur. Çocuğun gelişim dönemindeki bu kesintiler yaşaması fiksasyonun gerçekleşmiş olduğunda bu durum onun uzun vadede olumsuz etkileyen tablolarla karşılaşma durumunu doğurur. Narsistik kişilik bozukluğunda ideal ebeveyn içsel tablosunun yerini tutacak nesne arayışı ömür boyunca sürebilir.
Sonuçta ortaya çıkan kendisini giderilemeyen bir “boşluk-eksiklik hissi” ile tanımlayan kendiliktir. Zaman ve uzayda fiziksel ve psişik parçaların bütünlüğü kurulamaz. Dönüştürmeli içselleştirme ile olgunlaşamayan ve ancak bastırılabilen “büyüklenmeci kendiliğin” teşhirci gösterilerinin yüzeye yükselme tehdidi narsisistik bir gerilim halinde hissedilir. Bu etkinlik sosyal hayatta tehlikeli olabileceği için utanç tehdidine yol açar. Büyüklenmeci çabalar ego güdümünde rasyonel amaçlara yönlendirilemeye çalışılabilir. Kısmen başarılı da olabilir bu çabalar. Ancak hiçbir zaman elde edilen başarı yeterli olmayacak ve başarının sınırlı insani etkinliğin bir ürünü olması fikri kabul edilemeyecektir.
Otto F. Kernberg ve Nesne İlişkileri
Kernber çok sayıda kişilik bozukluğunu üç temel kişilik örgütlenmesi düzeyinde birbirinden ayırt edip sınırlandırarak psikopatoloji alanına bir netlik getirmeye çalışmıştır. Bu üç düzey; nevrotik, psikotik, sınır kişilik örgütlenmeleri şeklinde ifade edilir. Kernberg bu bağlamda 3 temel ölçüt öne sürer;
Kimlik bütünleşmesi
Savunma mekanizmaları
Gerçekliği değerlendirme yetisi
Sınır kişilik örgütlenmesinde üç temel ölçüt bakımından şu özellikler gözlenir; kimlik dağınıklığı sendromunun gözlenmesi, ilkel savunma mekanizmalarının kullanılması, gerçekliğin değerlendirme yetisinde önemli bir bozukluğun olmaması. Sınır kişilik örgütlenmesinde bu özelliklerin yanı sıra özgün olmayan “ben” zayıflığı belirtileri ve çeşitli üst ben patolojilerde söz konusudur.
Kimlik Dağınıklığı Sendromu: Kimlik dağınıklığı daha önce Erikson tarafından rol karmaşıklığı ya da kimlik karmaşıklığı şeklinde ağırlıklı olarak ergenlik dönemiyle sınırlı bir kavram olarak ele alınmıştır.
Kernberg’e göre kimlik dağınıklığı, kendilik ve önemli ötekiler kavramının güçsüz bir şekilde bütünleşmiş olmasıyla kendisini gösterir. Bu sendrom öznel bir deneyim olarak süregen bir boşluk hissi, kendini çelişik ve bağdaşmaz tarzlarda algılamalar ve tutarsız davranışlarla belirginleşir; çoğu zaman ssunulan dağınık malzemeyi anlamlı bir tarzda bütünleştirmek oldukça güçtür. Aynı şekilde kendisi için önem taşıyan diğer insanlarla ilgili algılar ve düşünceler de hem yüzeysel hem de çelişik ve tutarsızdır. Böyle bir durumla karşılaşan gözlemci eşduyum kurmakta zorlanır.
Kernberg’e göre kimlik dağınıklığı sendromu gösteren kişilerde ilk çocukluk dönemlerinde yaşanarak içselleştirilmiş “iyi” ve “kötü” nesne ilişkileri içsel olarak dengelenmemiş, bütünselleşmemiş ve yansızlaşmamıştır. Bahsedilmeye çalışılan bir anlamda içselleştirme sürecince yaşanan sıkıntı ve bu sürecin sağlıklı bir şekilde tamamlanmasıdır. Bir başka deyişle geçmişteki; özellikle ilk çocukluk yıllarındaki olumlu ve olumsuz şiddetli duygu tonlarında yaşanan ilişkilerden kazanılan kendilik ve öteki insan ile ilgili iç dünya tasarımları bölünerek birbirinden ayrı tutulmuştur. Kimlik dağınıklığı olan bir şahıs kendini, dünyayı, başka insanlarla giriştiği ilişkiyi daima böylesine yansızlaşmamış, bütünleşmemiş kavramlarla algıladığı için duygu, düşünce ve davranış bakımından tutarlı bir kişilik sergileyemez; bu nedenle de şiddetli duygusal dalgalanmalar, uç noktalara varan yargılar, dramatik davranışlar sergiler. Çünkü onun için tutarsız giden bir şeyler söz konusudur. Kernberg’e göre kimlik dağınıklığı sendromu şahsın ilişkilerinin dengeli, sıcak ve eşduyumlu şekilde ilerlemesini engeller.
Kimlik dağınıklığı nevrozlarla, sınır kişilikler arasındaki ayrımı belirlemek bakımından önemli bir ölçüttür. Çünkü nevrotik vakalar, şiddetli duygusal tepkiler ve dalgalanmalarla seyreden durumlarda dahi tam bir kimlik dağınıklığı göstermez.
İlkel Savunma Mekanizmaları: Nevrozla sınır kişilikler arasında ikinci bir fark savunma mekanizmaları ile ilişkilidir. Kernberg’e göre savunma mekanizmaları iki ana gruba ayrılır;
1) Bastırma ve yardımcı savunma mekanizmaları 2) Bölme ve yardımcı savunma mekanizmaları. Bunlardan ilki yüksek savunmalar adını alır ve normal ya da nevrotik düzeyde yer alır. İkinci tipte savunmalar ilkel savunmalardır ve sınır kişilik örgütlenmesi açısından ön plana çıkar. Yani Kernberg’e göre nevrotik vakalar bastırma ve yüksek yardımcı savunma mekanizmaları olan tepki oluşturma, yalıtma, tersine çevirme, entellektüalize etme ve akılcılaştırmayı(mantığa bürüme de denebilir) kullanırlar.
Bu savunma mekanizmaları ruh içi bir çatışmaya karşı “benin” kullandığı ve genellikle herhangi bir dürtü türevine, bunun düşünce temsilcisine veya her ikisine birden karşı çalışan ve bunları benin bilinç alanının dışında tutmaya yönelik bilinçdışı mekanizmalardır.
Oysa sınır kişilikli şahıslarda temel mekanizma bastırma değil bölmedir. Yardımcı savunmalar ise ilkel savunmalar olan ilkel idealleştirme, yansıtmanın ilkel tipleri, inkâr, tüm güçlülük ve değersizleştirmedir.
Kernberg’e göre bu mekanizmalar çelişik ben durumlarını birbirinden ayrı tutmaya; dolayısıyla eğer bu ben durumları aynı anda ortaya çıkmış olsaydı yaşanacak çelişkiden ve kaygıdan kaçınmaya ve bunları kontrol etmeye hizmet ederler. Bir başka deyişle nevrotik şahıs ruhiçi çatışkının, özellikle id kaynaklı libidinal ya da saldırgan bileşenini kalıcı bir şekilde bilinç alanının dışında tutarken sınır durumlarda çatışkının çatışan kutupları değişik zamanlarda güncelleşerek şahsa egemen olur; ancak bu çelişik ve çatışkılı ben durumları bölünerek birbirlerinden ayrı tutulurlar. Gerçi bu savunmalar sayesinde şahıs çatışkıdan ve dolayısıyla kaygıdan kurtulur; ancak Kernberg’e göre bunun bedeli benin zayıflamasıdır.
Kernberg’e göre nevrotiklerde ruhiçi çatışma ben, id ve üstben ile yüksek savunmalar arasında (yani sistemler arası) iken ağır kişilik bozukluklarında çok iyi ayrışmamış bir ortak id-ben matriksi içinde yer alır; yani sistem içidir. Yani nevrotikler dürtüleri bastırma bariyeriyle kontrol ederler; dolayısıyla çatışma genellikle dürtü ile üstben ve ben savunmaları arasındadır. Oysa sınır yelpazede yer alan şahıslarda dürtüler geniş ölçüde ruhsal yapının bütününe sızmıştır; ben ve id çok iyi ayrışmamıştır. Dolayısıyla çatışan güçler doğrudan doğruya geniş ölçüde dürtü ile yüklü ben durumlarıdır. Bu tipteki ruhsal çatışmayı ve uyandırdığı kaygıyı kontrol eden savunma ise bu alternatif ben durumlarını bir araya getirmemek, ayrı tutmaktır; basitçe söylemek gerekirse bölme mekanizmasının esası da budur. Bölme mekanizmasının süregen kullanımı “kimlik dağınıklığı” sendromuna yol açar. Yani çelişik ve bağdaşmaz ben durumları, çelişik kendilik ve nesne algıları hızla birbirinin yerini alarak kişiliğe kaotik bir görünüm verir.
Nevrotik vakaların psikanalizi sırasında içselleştirilmiş erken nesne ilişkilerinin açığa çıkması dereceli olarak, terapide gerilemenin derinleşmesine paralel bir şekilde gelişir. Halbuki sınır durumlarda çatışmalı nesne ilişkileri terapinin erken safhalarında ve birbirinden ayrılmış bir biçimde kendini gösterir. Yani bahsedilen; sınır vakalarda aktarım şiddetle ve hızla gelişir, uç noktalara varan yoğun duygu tonları erkenden aktarıma egemen olur. Bu “kaotik aktarım” tepkileri sınır durumlar için tipik bir göstergedir; aktarım duygularının erken yoğunluğu, patlayıcı, hızla kayıcı tabiatı, aktarımda ortaya çıkan duygular karşısında dürtü kontrolünün bozukluğu, hızla eyleme koymalar, bu tipte şiddetli duygular egemen olduğunda gerçekliği sınamadaki yetersizlik gibi görüngüler doğrudan bölme mekanizmasının işleyişi ile bağlantılıdır. Kernberg’e göre bu şiddetli duygu yüklü ve terapi ortamının şiddetle çarpıtan algılamalar ve tepkiler, katı, kısmi, dengelenip yansızlaşmamış, bütünleşmemiş, yoğun duygu yüklü erken çocukluk deneyimlerinden kazanılıp “iç dünyaya” içselleştirilmiş “kısmi” ilişki temsilcilerinin psikoterapi ortamında yeniden canlanmasının ürünüdür. Daha yalın bir ifadeyle; dengelenmemiş, bütünleşmemiş çocukluk deneyimlerinin psikoterapi ortamında açığa çıkması durumudur. Öte yandan terapistin bu çelişik yeniden canlanmalara işaret edip, bütünleştirmeye girişmesi şahısta kaygının artmasına yol açar.
Kernberg’in benimsediği nesne ilişkileri kuramının dili çerçevesinde ruhiçi çatışma, değişik içselleştirilmiş kendilik ve nesne temsilcilerinin kümelenmeleri arasında bir çatışma olarak ifade edilir. Her bir kümelenme bir “duygu eğilimi” ile karakterizedir ve diğer bir kümelenmeyle karşıt ya da çelişiktir. Yani bu görüşe göre bilinçdışı ruhsal çatışma itki ile savunma arasında değil, içselleştirilmiş, kazanılmış, ilkel bir ilişki ile bunu dengelemeye çalışan bir başka nesne ilişkisinin temsilcileri arasındadır.
Nevrozda katı ve sert kendilik, nesne ve duygu tonlarıyla karakterize “kısmi nesne” ilişkileri bastırma mekanizmasıyla bilinçdışında tutulur ve idin içeriğini oluştururken çatışma sistemler arası (id-ben-üstben arası) bir görünüm alır. Oysa sınır durumlarda söz konusu katı, sert, şiddetli duygu yüklü ilişki kümelenmeleri ortak bir id-ben matriksi içinde yer alır ve kişiye egemen olur.
Gerçekliği değerlendirme yetisi: Nevrotiklerde olduğu gibi sınır kişilik örgütlenmesi gösteren şahıslarda da geniş ölçüde korunan bu yeti, kendi ile kendi olmayanı, ruh içi kaynaklı olanlarla dışsal kökenli uyaranları ayırt etme ve gerçekçi bir şekilde kendi duygularını, davranışlarını, düşünce içeriklerini değerlendirme yeteneğini ifade eder. Klinik olarak gerçekliği doğru değerlendirme yetisi sanrı ve varsanıların olmaması, büsbütün uygunsuz, garip düşünce ve duyguların bulunmaması, başkalarının gerçeklikle ilgili görüşlerine uygun bir şekilde yaklaşabilme gibi özelliklerle karşımıza çıkar. Sınır kişiliklerde gerçekliği değerlendirme geniş ölçüde korunmuş olmakla beraber geçici psikotik çözülmeler, paranoid epizodlar, kişiliksizleşme ve gerçekliğe yabancılaşma deneyimleri gibi tablolarla karşılaşmak şaşılacak durumlar değildir. Ancak bu tipte gerilemeler genellikle kalıcı değildir ve kimi kez sadece psikoterapi manevraları, hastaneye yatırma veya küçük miktarda ilaç kullanımı ile birlikte derhal düzelir.
Kernberg’e göre sınır kişilik örgütlenmesine sahip kişiler bütün bu temel özelliklerin yanında genellikle özgün olmayan ben zayıflığı belirtileri ve çeşitli üstben patolojileri gösterirler. Ben zayıflığının özgün olmayan belirtileri şunlardır: kaygı toleransının yokluğu ya da zayıflığı, itki kontrolünde bozukluk, yüceltme kanallarının gelişmemesi. Sınır kişiliklerde üstbenin bütünleşmesi de genellikle tam değildir. Bir başka deyişle üstbeni teşkil eden, gelişimin değişik evrelerinden gelen yapılar; özellikle Oidipus öncesi kaynaklı ilkel sadistik üstben öncülü ile idealize birimler bütünleşip yansızlaşmamış, dengelenmemiştir. Bu durum kendini klinikte şahsın ahlaki değerlerinin armonik bir bütün şeklinde yerleşmemiş olması ve normal suçluluk duygularını yaşayamamasıyla gösterir. Keza yaşamını ahlaki değerlerine göre örgütleyebilme becerisinin azlığı, başkalarını sömürme ve kullanma, manipüle etme, kötü davranma gibi özellikler üstben bütünleşmesinin tam olmadığının belirtileridir.