enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
48,4598
EURO
56,3725
ALTIN
6.868,02
BIST
14.151,59
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
27°C
İstanbul
27°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
26°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
27°C
Cuma Parçalı Bulutlu
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
27°C

Kendine Yeniden Doğmak

FOEN Jewelry’nin kurucusu ve kreatif direktörü Nesli Argıt Özkan, Phoenix koleksiyonunun çıkışındaki kişisel dönüşümü, mücevher tasarımında zanaat ile çağdaşlığın buluştuğu noktayı ve markanın yeni dönemini anlatıyor.

Kendine Yeniden Doğmak
08.09.2026
0
A+
A-

Bazı dönüşümler bir anda değil, zaman içinde biriken deneyimlerin ve değişen bakış açılarının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Makine mühendisliği eğitiminin analitik yaklaşımını mücevhere duyduğu merakla birleştiren FOEN Jewelry kurucusu ve kreatif direktörü Nesli Argıt Özkan için de tasarım yolculuğu, kişisel bir dönüşümün ardından şekilleniyor. Markanın yeni Phoenix koleksiyonu ise bu hikayeye yıllar sonra yeniden bakıyor; Anka kuşunun sembolize ettiği yeniden doğuş fikrini, akışkan formlar, markiz kesim pırlantalar ve çağdaş mücevher kodları üzerinden yorumluyor.

Nesli Argıt Özkan ile FOEN’in Kapalıçarşı’nın köklü zanaatkarlık geleneğiyle kurduğu ilişki ve uluslararası pazarlara uzanan yolculuğu eşliğinde, tasarımın kişisel bir hikâyeden ortak bir duyguya nasıl dönüşebildiğini konuşuyoruz.


FOEN Jewelry’nin kurucusu ve kreatif direktörü Nesli Argıt Özkan

Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Makine mühendisliğinden mücevher tasarımına uzanan yolculuğunuz nasıl başladı? FOEN Jewelry nasıl doğdu?
Makine mühendisliği eğitimi aldığım için oldukça analitik bir dünyanın içinden geliyorum. Mühendislik disiplininin kazandırdığı detay odaklı bakış bugün tasarımlarıma da yansıyor. Mücevhere, özellikle taşlara ve farklı malzemelere olan ilgim ise hep vardı.

FOEN’den önce büyük ölçekli organizasyon ve projelerin farklı aşamalarında yer aldım. Orada edindiğim deneyim, yaratıcı bir fikrin arkasındaki yapıyı kurmayı ve onu hayata geçirmeyi öğrenmem açısından çok kıymetliydi. Bir yandan da kendim için aradığım, kullanmak istediğim mücevherleri her zaman bulamıyordum. Zamanla aradığım parçaları kendim tasarlamaya başladım ve FOEN’in ilk adımları da böylece atılmış oldu. Hayatımda değişim ve dönüşümün yoğun olduğu bir dönemde, bütün bu birikimler daha kişisel bir noktada buluştu ve FOEN doğdu. Yani özetle bugün mühendislikten gelen disiplin, mücevhere duyduğum merak ve Kapalıçarşı’nın zanaat geleneği markanın temelini oluşturuyor.


“Mücevher artık insanın hayatındaki özel anı beklemiyor, onunla birlikte yaşıyor.”

Phoenix koleksiyonunun çıkış noktası Anka kuşu olsa da koleksiyonun merkezinde “yeniden doğuş” kavramını bilinçli bir dönüşüm ve kişisel bir karar olarak ele alıyorsunuz. Bu kavram sizin için zaman içinde nasıl anlam değiştirdi ve tasarım sürecine nasıl yansıdı?
Yeniden doğuş benim için eskiden daha çok bir şeyleri geride bırakıp yeniden başlamakla ilgiliydi. Aslında bu fikir en başından beri FOEN’in hikayesinin bir parçası. Markanın ismi de Phoenix’le aynı kökten geliyor ve FOEN’i kurduğum dönem benim için gerçekten bir şeyleri geride bırakıp yeniden başladığım bir dönemdi. Yıllar içinde yeniden doğuşun anlamı da benim için değişti. Bugün bunu yalnızca yeniden başlamak değil, kendine daha fazla alan açmak, ne istediğini daha net görmek ve biraz daha büyük hayaller kurmaya cesaret etmek olarak görüyorum.

Phoenix koleksiyonu da benim için düşüncelerimin dönüşmeye başladığı bir dönemde ortaya çıktı. Hayatımın pek çok alanında yeni bir evreye geçtiğimi, FOEN için de daha büyük düşünmeye hazır olduğumu hissettiğim bir zamandı. Bu kez dönüşümün içinde, neyi neden yaptığını daha iyi bilen, kendine ve markasına daha fazla güvenen bir yerde duruyordum. Bu yüzden Phoenix koleksiyonu benim için FOEN’in başlangıcındaki o yeniden doğuş fikrine yıllar sonra, daha deneyimli bir yerden bakmak gibi oldu. Anka kuşunun hikayesi de uzaktan baktığım bir ilham kaynağından çok hem benim hem markamın içinde bulunduğu dönüşümün doğal bir karşılığına dönüştü.

Phoenix’in çıkış noktası kişisel bir dönüşüm hikayesi olsa da koleksiyon herkesin kendi deneyimiyle bağ kurabileceği evrensel bir anlatı sunuyor. Tasarım yaparken kişisel bir hikayeyi, farklı hayatlara dokunabilecek ortak bir duyguya dönüştürmeyi nasıl başarıyorsunuz?
Tasarıma başlarken öncelikle kendi hikayemden ve o sıradaki duygularımdan besleniyorum. Duygularımızı kendi hayatlarımızın içinde, çok bireysel deneyimlerle yaşıyoruz ama aynı duygular başka insanların hayatlarında bambaşka hikâyelerle karşılık bulabiliyor. Yeniden doğuşun benim kendi hayatımın farklı dönemlerinde bile başka anlamlar kazanması gibi, benim yaşadığım bir dönüşüm de başka birinin hayatında kendine ait bir karşılık bulabiliyor. Sanırım müşterilerimizle kurduğumuz bağ biraz da buradan geliyor.

Bir mücevherin yalnızca tasarımı beğenildiği için değil, birinin hayatındaki özel bir ana ya da duyguya karşılık geldiği için seçilmesi beni çok daha fazla memnun ediyor. Benim için bir anlamla başlayan bir parçanın, onu takan kişinin hayatında farklı bir anlam kazanması belki de tasarımın en sevdiğim tarafı.

Koleksiyon boyunca akışkan formlar, alevi çağrıştıran çizgiler ve kimi zaman yalnızca hissedilen kuş silüetleri görüyoruz. Soyut bir duyguyu somut bir mücevher formuna dönüştürme süreciniz nasıl ilerliyor? Tasarım masasında önce hikaye mi doğuyor, yoksa form mu?
Herkesin tasarım sürecinin farklı olduğuna eminim. Benim içinse hikaye ve form çoğu zaman birlikte ortaya çıkıyor. İçimde bir duygu ya da fikir var ama onu tasarıma dökmeye başlayana kadar ben de tam olarak nasıl bir forma dönüşeceğini bilmiyorum. Form ortaya çıktıkça, aslında içimde olan şey de benim için daha görünür ve anlaşılır hale geliyor.

Phoenix koleksiyonunda da süreç böyle ilerledi. Alevin hareketi, akışkan çizgiler ve kuşu bazen gösterip bazen yalnızca hissettiren formlar hikayeyi anlatmak için sonradan eklediğim detaylar değildi, hikayeyle birlikte ortaya çıktılar. Bu yüzden benim için hangisinin önce geldiğini söylemek biraz zor, biri diğerini görünür kılıyor diyebilirim.

Phoenix ile birlikte FOEN Jewelry’nin tasarım dilinde yeni bir dönemin başladığını söylüyorsunuz. Bugünden geriye baktığınızda bu koleksiyon, markanın önceki tasarım anlayışından hangi yönleriyle ayrılıyor ve gelecekte FOEN Jewelry’nin tasarım vizyonuna nasıl bir yön veriyor?
Phoenix’i benim için farklı bir yere koyan en önemli şey, en başından itibaren kendi içinde bütünlüklü bir tasarım diliyle ortaya çıkması. Koleksiyonun tamamı aynı hikayeden beslenirken, her parça o hikayenin farklı bir ifadesi olarak şekillendi. FOEN’in başlangıcında da dönüşüm ve yeniden doğuş fikri çok güçlüydü; Phoenix koleksiyonuyla birlikte yıllar sonra aynı duyguya, bu kez kendini ve tasarım dilini çok daha iyi tanıyan bir marka olarak yeniden dönmüş olduk. Bu anlamda tasarım yolculuğumda benim için yeni bir dönemi temsil ediyor.

Bundan sonra da daha bütünlüklü ve imza niteliği taşıyan koleksiyonlar yaratmak, tasarım tarafındaki iddiasını daha güçlü ortaya koymak istiyorum. Ama bunu kendimize katı sınırlar çizerek yapmak istemiyorum. Bazen tek bir fikir ya da parça bizi heyecanlandırabilir, bazen daha küçük bir kapsül koleksiyon yapmak isteyebiliriz. Phoenix koleksiyonunun geleceğe verdiği yön benim için belirli formları tekrar etmekten çok, markamın kendi dilini daha güçlü ve özgür bir şekilde ortaya koyabilmesi.


“Bir parçanın arkasında gerçek bir ustalık, zaman ve insan dokunuşu olduğunu bilmek bana göre bugün sahip olabileceğimiz en büyük lükslerden biri.”

Markiz kesim pırlantalar, önden kapamalı kolyeler ve klasik mücevher kodlarına getirdiğiniz çağdaş yorumlar koleksiyonun karakterini belirleyen unsurlar arasında yer alıyor. Bir tasarım detayının yalnızca estetik bir tercih olmaktan çıkıp güçlü bir anlatının parçasına dönüşmesi sizin için ne ifade ediyor?
Benim için bir tasarım detayının güzel görünmesinin yanında, tasarımda yer almasının bir nedeni olması da önemli. Bazen çok küçük bir detay, anlatmak istediğiniz duyguyu bütün tasarımdan daha güçlü taşıyabiliyor. Phoenix koleksiyonunda markiz kesim pırlantaların yukarı doğru uzanan formu bana hareketi ve ilerlemeyi hissettiriyor. Önden kapamalı kolyelerde ise normalde saklamaya alışık olduğumuz işlevsel bir detayı tasarımın görünür bir parçası haline getirmek özellikle üzerine düştüğüm bir şeydi. Bunlar ilk bakışta estetik tercihler gibi görünebilir ama benim için koleksiyonun dönüşüm fikrini farklı biçimlerde taşıyan detaylar. Bir parçaya baktığınızda hikayenin tamamını bilmeseniz bile o hissin size geçebilmesi ve kullanırken onda kendinize ait bir anlam bulabilmeniz benim için çok kıymetli.

FOEN Jewelry’nin üretim anlayışında Kapalıçarşı’nın köklü zanaatkarlık mirası önemli bir yer tutuyor. Geleneksel el işçiliğini korurken çağdaş tasarım anlayışını ve günümüzün estetik beklentilerini aynı potada buluşturmak nasıl bir üretim yaklaşımı gerektiriyor? Sizce bugün lüksü tanımlayan en önemli unsurlardan biri hâlâ zanaatkarlık mı?
Kapalıçarşı’nın yüzyıllardır aktarılan zanaatkarlık kültürünün içinde üretim yapabilmek FOEN için çok kıymetli. Biz çağdaş bir tasarım dili kurarken, o tasarımı hayata geçiren ustalığın ve el işçiliğinin görünür kalmasını önemsiyoruz. Bence geleneksel zanaatla çağdaş tasarım birbirine karşıt değil, aksine biri diğerine çok güçlü bir alan açıyor.

Bugün lüksü tanımlayan en önemli unsurlardan biri hâlâ zanaatkarlık ama belki artık bundan da fazlası. Her şeyin giderek daha hızlı, kusursuz ve kolay çoğaltılabilir hale geldiği bir dünyada, bir şeyin insanın bilgisi, becerisi ve emeğiyle üretilmesi başlı başına çok değerli. Bir parçanın arkasında gerçek bir ustalık, zaman ve insan dokunuşu olduğunu bilmek bana göre bugün sahip olabileceğimiz en büyük lükslerden biri.

Son yıllarda mücevher, yalnızca özel günlerde takılan bir aksesuar olmaktan çıkıp kişisel stilin ve kimliğin güçlü bir parçasına dönüştü. Sizce çağdaş mücevher tasarımı bu dönüşüme nasıl cevap veriyor? FOEN Jewelry bu değişimi tasarım dilinde nasıl yorumluyor?
Bence mücevher artık insanın hayatındaki özel anı beklemiyor, onunla birlikte yaşıyor. Benim mücevherle kurduğum ilişki de hep böyle oldu. Günlük hayatımın çok doğal bir parçası ve tasarım yaparken de bir parçanın yalnızca belirli bir an için değil, hayatın içinde nasıl var olacağını düşünüyorum.

Bu yüzden parçaların farklı şekillerde kullanılabilmesini ve kişinin onları kendi stiline göre yorumlayabilmesini seviyoruz. Birkaç parçayı üst üste takmak, farklı küpeleri bir araya getirmek ya da piercing, cuff ve şahmeran gibi daha farklı kullanım biçimleriyle oynamak tasarım dilimizin bir parçası. Bence çağdaş mücevherin en güzel tarafı da biraz bu; bir kuralı olmak zorunda değil. Herkes sevdiği parçayı kendi hayatının ve stilinin bir parçası haline getirebilir.

FOEN Jewelry’nin bugün yalnızca Türkiye’de değil, Paris ve Saint-Tropez’de de çağdaş Türk mücevher tasarımını temsil ediyor. Farklı coğrafyalarda mücevhere yüklenen anlamın ve tasarıma bakışın değiştiğini gözlemliyor musunuz? Uluslararası pazarlarda edindiğiniz deneyimler, FOEN Jewelry’nin yaratıcı vizyonunu ve gelecek koleksiyonlarını nasıl şekillendiriyor?
Farklı coğrafyalarda insanların mücevherle kurduğu ilişki, onu kullanma biçimleri ve estetik tercihleri elbette değişebiliyor. Ama iyi bir tasarımla kurulan bağın aslında çok fazla sınırı olmadığını görmek benim için çok değerli. İstanbul’da, Kapalıçarşı’nın zanaatkarlık geleneğinin içinde ürettiğimiz bir parçanın Paris’te ya da Saint-Tropez’de birinin hayatına dahil olması da bunun en güzel karşılıklarından biri.

Uluslararası pazarlarda yer almak, kurduğum hayallerin gerçekleştiğini görmek kadar, her seferinde daha büyüğünü kurma isteği de uyandırıyor bende. FOEN farklı coğrafyalara ulaştıkça, önümde ne kadar büyük bir potansiyel olduğunu daha iyi görebiliyorum. Dünyada neler olduğunu takip etmek, farklı insanlarla ve bakış açılarıyla karşılaşmak beni çok besliyor ama bir yandan da kendi dilimize daha fazla güvenmemi sağlıyor.

Bundan sonra da zanaatkarlık geleneğini yanımızda taşıyarak, daha cesur, daha özgür ve bizi gerçekten heyecanlandıran işler yapmak istiyorum. Sanırım şu an en çok, FOEN’in gidebileceği yeri görmek için heyecanlanıyorum.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.